“O AN”

Bir çocuk düşünün; ayakkabısı olmadığı halde çamurlu yollarda coşkuyla koşan, her an üzerine yıkılacak gibi görünen bir harabede, 6 kardeşinden biriyle oyun oynarken kahkaha atan, ısınmak için toplandıkları sobanın etrafında, sobadan daha sıcak olan sohbetlerle içini huzurla dolduran, günlerdir hiç bir şey yiyemediğinden, bir lokma ekmeğe bile dünyaları verebilecek bir çocuk… Diğer yandan da en son çıkan spor ayakkabıları alamadığı için ağlayan, bütün gün kendi odasından çıkmayıp hayata isyan eden, evinin her köşesinin sıcak, fakat insanlarının soğuk olduğu, annesinin yaptığı 3 çeşit yemekten birini dahi beğenmeyen şımarık bir çocuk… Bir tarafta hayatındaki tüm olumsuzluklara rağmen gülmeyi becerebilen biri, diğer tarafta ise her şeyi olmasına rağmen kendini yokluğa sürükleyen bir çocuk…

Bana sorsanız, çocuk diyemem birincisine. Gülen gözlerinin altındaki yorgunluğu görürüm çünkü. Ufacık bedenine sığdırdığı acıları hissederim bir yerde. Hayrete düşerim, “bu yaşta nasıl omuzladı bunca yükü” diye. Sonra yine aynı çocuk geçer gözlerimin önünden, gururla kaldırdığı Türk bayrağıyla beraber. “İşte” derim kendi kendime, “o bir Türk! Türklerin zorluklara boyun eğdiği nerede görülmüş? Hangi tarih kitabı yazmış pes ettiklerini?” O an binbir düşünce beliriverir zihnimin bir köşesinde. Mesela Seyit Onbaşı’yı düşünürüm, 276 kiloluk mermiden daha ağırdı içindeki vatan sevgisi. Hızla bu düşüncem yerini, Çanakkale cephesinde oğlunu ölüme terkeden Doktor Tarık Nusret’e verir.. İşte o çocuk, böyle bir ecdadın torunu. Taşıdığı bayrak, hayatındaki bütün yüklerden daha ağır, ama asla bir yük değil. Asıl mesele bayrağı kalbinde taşıyabilmektir, anlıyorum o an.O çocuğa fısıldamak geliyor içimden sonra. Dilimden peşi sıra dökülüyor kelimeler:

“Sen çocuk, bırak dünya derdini, elemini
Ağlama tenhada, herkesten saklayarak
Göster tüm dünyaya Türk’ün alemini
Ne mutlu Türk’üm! diye sayıklayarak…”

Fotoğraf: Onur BAKİ
Yazı: Elif ŞABANİ
.